Anket

Öğretmen Eğitiminde
Müfredatlarda
Öğretmenin Özlük Haklarında
Eğitim Politikasında
Ekonomide
Diğer




Toplam Oylama: 76
Sonuçları Göster
Pencereyi Kapat

Makaleler

24-04-2016

The Comparison of the Children Metaphors of Female Students in Preschool Teaching and Various Branches

This research aims at scrutinizing the metaphors of teacher candidates and students in various …
19-05-2015

Yetişkinlerin Düşünce Hayatında Olumlu İz Bırakan Öğretmenlerin Ortak Kişilik ve Davranış Özellikleri

Bu araştırmada; yetişkinlerin düşünce hayatında olumlu iz bırakan öğretmenlerin, görece olumlu …
01-07-2014

Preconceptions of Pedagogical Formation Teacher Candidates about Practice before Teaching Practice Lesson

The success of pedagogical formation program in which teaching skills are improved with p…
Tüm Makaleler


RAM'daki acemi

Printer
Burcu Yalçın - RAM'daki acemi
Eylül 2012… Hayatımın dönemeci

Her şeyin sıfırdan başlayacağına kendimi deli gibi inandırdığım o güzel ay.


Neden bilinmez, hep öyle olsun isteriz. Hep yeni sayfalar olsun, yeni bir şehirde belki yeni insanlarla her şeyi sil baştan alarak bazı şeylerin çok daha iyi olacağına inanmak isteriz. 

Evimden ilk ayrılışımı hatırlıyorum da, hayatımın en uzun yolculuğuydu diyebilirim. Ne çok ağlamış ne çok teselli etmiştim kendimi. Artık tek başınasın Merve, güçlü ol Merve, kaç yaşına geldin Merve… Bir ara “bu duygusallıkla nasıl psikolojik danışman olacağım?” diye kendime kızdığımı hatırlıyorum, sonra bir de bunun için ağladığımı… :)

Nasıl olur, ne yaparım, nasıl yaparım, yapabilir miyim derken bitti koskoca bir yıl.  Şimdi geri dönüp baktığımda yüzümde bir tebessüm, göz içlerinin parlaması, iyi ki’ler aman efendim, evet hayallere kavuşmalar falan… :) Ceplerim dolu doluydu artık, bir yıl bitmiş ve ben artık evime dönüyordum. Hani “evden kuş bir uçar pir uçar” derler ya doğruymuş. Eskisi gibi olmayan şeyler vardı. Evden bir gittin mi bir daha tam olarak oraya ait hissedemiyorsun kendini. Önce bir burkuldum ama sonra fark ettim ki başka bir Merve olmanın tadıydı bu. Annem aynı annemdi, yatak yine benim yatağım ama değişen bendim. En basiti, yazları tembelliği son derece seven ben bu yıl evin içine sığamıyordum.  Kitaplar aldım, okudum önce birer birer, hepsine birer şarkı buldum. Filmler izledim, olmadı, yetmedi. Çalışmak istedim. İnsan kendini bir mesleğe ait hissedince -mecbur kalmadıkça tabii- başka bir işe yabancı kalıyor. Bundandır, benim de ilk uğrak yerim rehberlik araştırma merkezi oldu. Şanslıydım çünkü oradaki hiçbir hoca acemiliğimi çarpmadı yüzüme. Bak dediler, burada gördüklerin okulda verilmez küçük hanım. :) Kimi sırrını paylaştı benimle, kimine ben açtım içimi. Bazı sabahlar kuruma ilk gelen ben oluyordum. Klimayı açıp başlıyordum dosyaları girmeye. Bu bile mutluluk veriyordu bana. Rehber öğretmencilik oynuyordum o odada. Sonra kurum gezmesi yapıyordum. Günaydınlaşmalar, o gün ki testler hakkında bilgi almalar… İlk başlarda bunların olacağına ihtimal vermiyordum. Giderim, uzaktan izler gözlemlerim nasıl bir duyguymuş görürüm diye hayal etmiştim. Ama o duyguyu görmedim, hissettim zamanla. Şanslı olduğum diğer bir konu çalıştığım kurumun alt katında özel eğitim kurumunun bulunması idi. Bir nevi ortak çalışma yapılıyordu. Bedensel ve zihinsel engelli danışanların performanslarına girdim gün aşırı, down sendromlu bir arkadaşım oldu yine bu kurumda. Her sabah beraber çıkıyorduk merdivenleri, omuz omuza.  Onun o bitmek bilmeyen neşesi benim o ufacık dertlerimin hepsini örtebiliyordu. Açıkçası bu kadar zor olduğunu bilmiyordum bu mesleğin. Örneğin bir görüşme alıyorsunuz, o görüşmede danışılan olmak için o derdi öyle bir sahipleniyorsunuz ki, siz terk edilmişsiniz gibi, sanki sizin kardeşiniz ölmüş gibi, sanki çaresiz olan sizmişsiniz gibi. Düşünsenize, karşınızda iki yılın sonunda bebeği emekleyebildi diye mutluluktan ağlayan bir anne var. Ne yapardınız, onunla ağlar mıydınız, soğukkanlı olup omzunu mu okşardınız? Çalışma sürem içinde, kısa sürede çabuk kararlar verebilmeyi öğrendim, en önemlisi tabloya dışarıdan bakmayı. Ben hep bir yönden bakmışım meğerse şahit olduklarıma. Empati kur diye anne babama bağırırken, bunu es geçen hep ben olmuşum…

Günler hızlı geçiyor, bir günüm diğerinin aynısı olmaktan çıkıyordu artık. İlk başlarda görüşme odasındaki herhangi bir nesneden farksız olan ben, zamanla -evet belki haddim olmadan-  konuşmaya, fikirlerimi söylemeye başladım. İşe yaramak buymuş dedim kendi kendime. En güzel duyguyu bir gün yine lieghter testine girdiğim anda tattım. 8 yaşındaydı danışan. Tıp fakültesinden ağır mental reterdasyon raporuyla gelmişti. Hani çocuklar saf su gibi olur ya, o da öyleydi. Zehir gibi bakan gözleri vardı. Yakışmıyordu ona zekâ geriliği. Hiçbir danışana konduramıyordum bunu ben ya, neyse. Her gün teste girince aşina olunuyor sanırım ister istemez. 6 resim gösterip hangisin dondurma olduğunu sorunca uzun uzun baktı bana. Sonra başını eğdi. Hadi, diyordum içimden, ‘’ne olur bil.’’   

Psikolojik danışmanlık ruhsuz olmak mı bilemiyorum, eğer öyleyse ben iyi bir danışan olamayacağım. Kabullenemiyorum onun zekâ geriliğini veya hazmedemiyorum güzeller güzeli bu annenin aldatılmışlığını… "Zamanla alışırsın" dediklerinde, alışmaktan korkuyorum. Ben hep bu hassasiyetle belki de sulu gözlülükle devam etmek istiyorum yoluma. 

Neyse, anneye soruyoruz okuma yazma var mı gibilerinden, hayır cevabını alıyoruz. Topu isteyince ekmeği, dondurmayı isteyince topu gösteriyor bize. Fakat ellerini masaya vura vura yapıyor bunu. Annesinin, "bunu bilmez, onu yapamaz" gibi sözleri öfkelendiriyor onu. İyice eğiliyor boynu. Hiç böyle hissetmemiştim o güne dek, bir şeyden böylesine emin olmamıştım. Bildiğinden ufacık bir şüphem yoktu. Annesi ve hocam veli görüşmesi için odadan çıktıklarında tutamadım kendimi. Bilmesi için yalvardım ona. Sonra küçücük elini götürdü ve “ekmek” dedi. "Aferin sana" deyip saçlarını okşadım. Biliyorum yanlış, biliyorum testte bu olmamalı, biliyorum duygusallığın âlemi yok. Fakat elimde değildi inanın. Toydum, bilmiyordum sadece hissediyordum. “Adın ne?” dedi bana saçları okşanınca. “Merve” deyince asıl olan o an oldu. Kalemi eline alıp Merve yazdı kâğıda. O ana dek ismimi beğenmeyen ben o kâğıtta takılı kaldım. Öfke kontrolleri zekâ geriliği teşhisine yol açmış olmalıydı. Evet, zaten işimiz buydu, hastanedeki raporu testle teyit etmek. Ama bunu duygusuz olarak yapmakla testi yapmamak arasında bir fark yoktu. “Duygular bazen işe yarar” dedi hocam ama bazen… Tıp fakültesi aranıp ikinci bir tetkik istendi. Psikolojik yardımlar sonunda, afacanımız rehabilitasyon merkezinden alınarak olması gerektiği gibi bir ilköğretim okuluna kaynaştırma öğrencisi olarak verildi. İşte o gün, bu mesleğin ruhundan ilk nasibimi aldım…

Birkaç yıl sonra nerde olurum bilmiyorum. Hayalimi gerçekleştirebilirsem yurt dışında olacağım, kim bilir belki bir köy okulunda öğrencimin ayakkabı bağcıklarını bağlayacağım, bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da, -nerde olursam olayım- psikolojik danışman ve rehber olabilmenin hayal edilemeyecek güzelliği. Yapmacıksız, yalın, insan yanımın sesi…
                                                                                                                                                            
                                                                                                                                                            Merve Saygılı 17 Ağustos 2013



Concept Creative tarafından hazırlanmıştır